EDEBİYATTA 12 EYLÜL 

AYŞEGÜL DEVECİOĞLU’NUN “KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN” ROMANINDA 12 EYLÜL


İnsanlık dışı diye bir şey var; ama olay hep insanlar arasında geçiyor.” – Hay Huy, Elif Sofya

12 Eylül, siyasi ve toplumsal araştırmalara konu olduğu kadar edebiyata da yansıyan bir toplumsal kırılma tarihidir. Bu kırılma tarihini mağdurlar, failler ve müdahiller yaratan, bireysel hafızayı olduğu kadar kolektif hafızayı da parçalayan, farklı boyutlarıyla etkileri günümüzde de süren toplumsal bir travma olarak okumak mümkündür.

Darbe, sosyal bilimlerin farklı dallarında ele alınırken edebiyatta da farklı boyutları ile işlenmiştir. Farklı bakış açılarına sahip yazarların, travmanın değişik noktalarına odaklanmaları, 12 Eylül sürecinin bambaşka yönlerini görmeyi, yaşananları değişik boyutlarıyla anlamlandırmayı mümkün kılmaktadır. Süreç henüz tamamlanmamışken yazılanlara, yarım kalmış hayallerin yarattığı yenilmişlik duygusuna, içe dönük sorgulamalara, kiminde vazgeçişlere, tükenmişliğe varan çeşitlemelere, yaralar tazeyken an’ı kayıt altına alma kaygısıyla kaleme alınanlara rağmen baskı rejiminin sürüyor olmasından kaynaklanan sebepler dolayısıyla 12 Eylül sürecinin geniş perspektifle edebiyatta temsili başlangıçta yeterli sayılamaz.

Bugün üzerinden kırk altı yıl geçmiş bu travmanın dayattığı veya ortaya çıkardığı sanat-edebiyat atmosferinde üretilen ve ayrıca 12 Eylül’e odaklanan edebiyata dair daha dışarıdan bakmak, yeni yorumlar getirmek zamanı gelmiştir.

Bu yazı, 12 Eylül travmasına maruz kalanların yaşadıklarını, yaraların henüz kabuk bağlamadığı bir dönemden anlatan Ayşegül Devecioğlu’nun 2004’te yayınlanmış “Kuş Diline Öykünen” romanı odağında darbenin bireyler üzerindeki yansımalarını irdeleyecektir.

Ayşegül Devecioğlu, 1956 yılında Ankara’da doğmuş ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) öğrenciyken “Devrimci Yol” hareketinin içinde yer almıştır. Devecioğlu,1976 yılında aynı hareketin içinden biri olan Behçet Dinlerer ile evlenmiştir. Ali Fuat adında bir oğulları olmuştur. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre sonra bir operasyonda eşini kaybetmiştir. Devecioğlu, bu süreçte oğluyla; 2008’de kendisine Orhan Kemal Roman Armağanı kazandıracak olan “Ağlayan Dağ Susan Nehir” romanında anlattıklarını gözlemleme olanağı bulacağı Edirne’de bir çingene mahallesinde yaşamıştır (Önder, 2019).

Ayşegül Devecioğlu, 1986’dan sonra Birikim, Bianet ve Özgür Gündem gibi yayın organlarında yazılar yayımladı. Barış ve Demokrasi Partisi’nin meclis üyesi olarak görev aldı. “Kuş Diline Öykünen”, yazarın ilk romanıdır. “Metis” etiketi ile çıkan roman 2004’te yayımlandı. Bunu “Ağlayan Dağ Susan Nehir” (2007) izledi. Yazarın diğer eserleri şunlardır: “Kış Uykusu” (2009), “Başka Aşklar” (2011), “Ara Tonlar” (2015), “Güzel Ölümün Öyküsü” (2019), “Arkası Mutlaka Gelir” (2020), “Anatomi Dersi” (2022), “Kuma Daireler Çizen” (2024). Yazar, “Anatomi Dersi” adlı öykü kitabıyla da 69. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı almıştır.

Ayşegül Devecioğlu, öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalsa da, röportajlarında ODTÜ’de geçen yıllarının ona bugünkü dünya görüşünü kazandırdığını dile getirir. Bu görüşünü “Kuş Diline Öykünen” romanının yayımlanmasından sonra Özay Yaşar’la yaptığı röportajda bir soru üzerine: “Dünyanın daha iyi ve insanca bir hale dönüşebileceğine hâlâ inanıyorsam bunda ODTÜ’lü yılların payı büyük.” ifadesiyle belirtir (Yaşar, 2004). İnsanlar arasında görüş ayrılıkları olsa bile sevgileri baki olan “insanlık bayramı” diye adlandırdığı bir zaman dilimi olarak gördüğü ODTÜ’lü yıllarının etkisi o kadar büyüktür ki “Kuş Diline Öykünen”de de geriye hiçbir şey kalmayan o zamanı bir “hazine odası” olarak niteler ve romanın kahramanlarından İbrahim’e “Ben hiçbir zaman o kadar iyiliği bir arada görmemiştim. İyi insanlar demek istemiyorum. İnsanların en iyi halleri, sanki saklanıp, gizlendikleri kuytulardan çıkmış, ortada salınıyorlar; kucaklaşmak, bütünleşmek, büyümek, gelişmek istiyorlar. Benim gözüm kamaşmıştı bu güzellikten; çünkü mümkün olabileceğini hissetmiştim. (…) o zaman her şeyden çok inandım hayatın hayal bile edilemeyecek kadar güzel, üstün ve insani olan başka bir şeye dönüşebileceğine…” dedirtir (Devecioğlu, 2013, s.107).

“KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN” NEYİ ANLATIR?

Zaman anlatılabilir mi? Salt kendisi… Kendi başına…” (Thomas Mann) – (Romanın epigraflarından biridir.)

Ayşegül Devecioğlu, 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden yirmi küsur yıl geçtikten sonra kaleme aldığı bu romanda darbenin ve darbe sonrasındaki baskı döneminin bireyler üzerinde yarattığı derin ruhsal ve bedensel yıkımı, iki yaralanmış bireyin aşk diyebileceğimiz ilişkisi üzerinden hikâye etmektedir. Roman, işkenceye maruz kalmış, hapsedilmiş, kendisine ve topluma yabancılaşmış Gülay ile devrimci hareket içinde yer almış, darbeden sonra örgütteki arkadaşlarını kaybetmiş ya da onlarla bağları kopmuş, gizlenmek zorunda olan Yavuz’un bir parkta karşılaşarak başlayan ilişkilerine odaklanmaktadır. Romanda, 12 Eylül’ün hemen sonrasında yaşanan travmanın Gülay ve Yavuz’da oluşturduğu yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın ne kadar derin ve onulmaz olduğuna tanık olunur.

Romanın aktüel zamanı 1985 yılıdır. Darbenin üzerinden geçen beş yılda toplumda da bireylerde de büyük bir değişim olmuştur. Bu değişimi en çok, yaşamlarının bir kısmını hapiste geçirmek zorunda kalanlar, arandığı için gizlenmek zorunda olanlar, Gülay ve Yavuz gibi mağdurlar fark eder.

Yazar, romanda anlatıcının odağına kimi zaman Gülay’ı kimi zaman Yavuz’u alır; bir taraftan da her ikisinin de bir şekilde bağlarının olduğu İbrahim’in mektuplarına yer verir. İbrahim’in örgüt haberleşmeleri için bağ kurduğu kişidir Gülay. İbrahim, Yavuz’un örgütte doğrudan bağlı olduğu kişidir. İbrahim’in mektupları darbe öncesinde, sonrasında bir taraftan örgüt içinde yaşananları anlatırken bir taraftan da İbrahim’in Leyla’yla olan ilişkisine ışık tutar. Yazar farklı bakış açılarına yer vererek o dönemin atmosferinin darbe öncesi ile sonrası arasındaki kısa zaman diliminde nasıl değiştiğini gösterir. Farklı anlatıcılar aracılığıyla roman çokseslilik kazanır, yaşananlara farklı boyutlardan bakma olanağı sağlanır.

Romanın ana karakteri Gülay, Köy Enstitüsü mezunu bir babanın, Kadir Bey’in ikinci kızıdır. Gülay’ın rehberi, babasının sık sık tekrarladığı “Ben kadere inanmam, insanın bilinçli çabasına inanırım. İnsanın bilgisi, insanın aklı, insanın zekâsı, insanın emeği kaderin üstündedir ve insana kaderini değiştirme kudreti verilmiştir.” (Devecioğlu, 2013, s.118-119) sözleridir. Bu sözlere zamanla okuduğu romanların emekleriyle kaderlerini yenen kahramanları da eklenir. Çevresinde tanıdığı devrimci kişilerin iyi, yürekli, namuslu olmaları onun derin bir ideolojik bilince ulaşmayı gerekli görmeden örgüt için çalışmasına yeter. Çünkü Gülay, tanıdığı bu insanları anneannesinin masallarındaki kahramanlarla, Pir Sultan gibi, Şeyh Bedrettin gibi kişilerle özdeşleştirir zihninde (s.39-40).

Gülay, postanede santral memuru olarak çalışırken darbenin hemen sonrasında tutuklanır, ağır işkenceye maruz kalır, tecavüze uğrar ve üç yıl hapis yatar. Gülay’ın başına gelenler onunla sınırlı kalmaz, ailesi de sorguya alınır. Bu süreçte aniden hastalanan ablasının oğlu (romanın sonuna kadar adı gizlenen Çocuk) tedavisi geciktiği için bir gözünü kaybeder. Kadir Bey hızla gelişen bütün bu olup bitenler karşısında suskunlaşır. Çocuk’un babası da idamla yargılanmaktadır. Gülay hapishanede, evdekiler dışarıda yasaklıdır, hatta Çocuk’un artık bir adı bile kalmamıştır; o artık sadece Çocuk olarak anılır.

Gülay’ın (…) eğri büğrü bir ağacı andırıyordu. Dalları yanmış ya da acımasızca budanmış, anlatılamayacak kadar tuhaf bir ağaç…” (s.55) gibi gördüğü Yavuz (Caner), kızın hayattan hiçbir şey beklentisinin kalmadığı bir anda karşısına çıkar.

Yavuz, Gülay’a kendisini Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrenci olarak tanıtır, teyzesinin evinde kaldığından söz eder. Yavuz’la Gülay arasındaki arkadaşlık ilerleyince Yavuz (Caner) öğrenci olmadığını, İstanbul’da yalnız yaşadığını, gizlenmeye çalıştığını, yurt dışına çıkmak için beklediğini açıklar Gülay’a. Yavuz darbe öncesi birlikte hareket ettiği bütün arkadaşlarını bir şekilde yitirmiştir, kimisi ölmüş, kimisi kaçmak zorunda kalmış, kimisi hapistedir; kendisi ise aranmaktadır.

Yavuz’un asıl adı Caner’dir. Yavuz, onu Mao’nun “kızıl” kitabıyla tanıştıran amcasının oğlunun adıdır. Babası üst düzey bürokrat olan Caner, üst orta sınıftan bir ailenin kolejde okumuş oğludur. Caner, amcasının oğlunun gençlik heyecanlarıyla ilgilendiği sol faaliyetlerden, ona verdiği kitaplardan etkilenir. Yavuz bir süre sonra bu faaliyetlerden vazgeçip Amerika’da okumaya gitse de Caner, Yavuz’un kendisine işaret ettiği yerden okumaya devam eder, devrimci liselilerin kurduğu bir derneğe üye olur. Üniversite okumak için İstanbul’a gelince de ailesiyle ilişkisini yavaş yavaş keser, örgüt içinde Yavuz adını kullanır. 12 Eylül öncesinde içinde bulunduğu örgütün silahlı eylemlerinde yer aldığı için darbe sonrasında arananlar listesinde yer alır, yurt dışına kaçmak için beklemektedir.

Roman, bu iki yaralı insanın ilişkisi çerçevesinde 12 Eylül’ün öncesi ile romanın aktüel zamanı arasında toplumun algısındaki hızlı değişimi, mağlubiyeti, sessizleştirilmenin ve bir kuşağın yok sayılmasının yarattığı ağır atmosferi metaforik ve sarsıcı bir dille işler.

ROMANDAKİ METAFORLAR: KUŞ DİLİ, ÇOCUK VE ÇOCUK’UN ADI

Travma tecrübesinin tam merkezinden yazmak, sözcüklerin sömürgeci kudretine çekilmek ile susturulmaya karşı bir başkaldırı arasında gidip gelen çelişkiler silsilesidir. Travma arzularımızın atan nabzını, cismanileşmiş benliğimizi öldürür. Travma dile saldırır ve kimi zaman dili öldürür. Travmanın iyileşmesi için bedenimiz ve benlik algımız yeniden doğmalıdır; sözcükler kaçıştığı ve saklandığı ölü bedenlerden ayrışmalıdır.” der Deniz Gündoğan İbrişim, “Travma ve Anlatı” kitabının ön sözünde, Gabriele Schwab’tan alıntılayarak (İbrişim, 2024, s.12).

Adında da yer alan “kuş dili” ve “dilsizlik”, romanın en güçlü metaforlarından biridir. “Dilsizlik”, bir savunma mekanizması olarak içe kapanma ya da pasif bir direniş olarak okunabilir. Bir başka açıdan ise “dilsizlik”, susturulmuş olmanın metaforudur. Romanın başkişisi Gülay hapisten çıktıktan sonra “kuş dili”ne sığınmayı seçerken Köy Enstitüsü mezunu ilkokul öğretmeni baba, Kadir Bey, susmayı, içine kapanmayı seçer.

Gülay karakola düştükten sonra ağır işkenceden geçirilir, tecavüze uğrar. Buradan çıktıktan sonraki yaşamında da onu terk etmeyecek, yeniden hayata devam etmek istediği, her seferinde kendini hatırlatacak aşağılanmalara maruz kalır. Koğuştaki diğer kızlar da kendisinden farksızdır. Yaşadıklarını anlamlandırabilecek, söze dökebilecek bir dilin kalmadığını düşünürler:

Kelimeler de yok olup gitmişti, onları terk etmişti. (…) Duyulardan, nabızdan, kandan, kalpten ve tenden gelip beyinde kaynaşan, damaktan, dilden ve dişten, ağız boşluğundan ve genizden biçimlenerek dışarı akan anlamlar dizgesi yoktu artık. Dilsizdiler…” (Devecioğlu, 2013, s.45)

Dil, insanın dünyayı anlamlandırdığı, sözel olarak ifade ettiği, bütün yaşamını üzerine kurduğu sözel bir sistemse, insanlık dil içinde dilin sözcükleriyle tanımlanmış bir kavramsa bu yaşadıklarını o sistemin hangi sözcüğüne, hangi kavramına yerleştirebileceklerini bilemezler. Gülay da anneannesinin masallarının kuşunun sözüne, “Üsküdar’a gidelim” diyen sesine sığınmayı seçer. Kuşun ne söylediğini kimse anlamamaktadır. Çünkü kimsenin masallara, doğaya, doğanın seslerine kulak verdiği yoktur. Gülay’ın kuş diline sığınmasını, bir tür gizlilik, pasif bir başkaldırı olarak da görmek mümkündür. Gülay yaşadığı travmanın yıkımından çocukluğunun saf günlerine, anneanne masallarının zamanına sığınır.

Üniversiteli devrimciler tecavüzden diğer işkencelerden farksızmış gibi söz etseler de Gülay onların bu sertliklerinin altında sadece dirençlerinin çözülmesinden korkmanın yattığını hisseder bir süre sonra. Yaşadıklarını birbirlerine anlatmaları bile aylar almıştır. Ancak katılaşan yürekleri zamanla “yıllanmış buzullar gibi eziyetle, zahmetle çözülmüş bulanık bir suya dönüşerek” çözüldüğünde birbirlerine sessizce anlatırlar yaşadıklarını. “Yüreklerdeki bulanık su”, akıp gitmez, her gün biraz daha bulanarak kalır (Devecioğlu, 2013, s.44-46). Bu da aslında tam olarak iyileşmenin hiçbir zaman olmayacağını işaret eder.

Gülay, Yavuz’la yakınlaştıkça ve onun yaşadığı çıkışsızlığı fark ettikçe Yavuz’a da söz eder “Üsküdar’a gidelim” diyen kuştan. Yavuz için başlangıçta Gülay’ın kuşu dalga geçilecek bir unsurdur. Ancak kendisinin, Gülay’ın, bütün arkadaşlarının yaşadıklarını aklına getirince Gülay’ın kendisinden daha fazlasını fark ettiğini düşünür:

Belki de kuş, şu ‘biliyor musun, duyuyor musun,’ diye tutturduğu kuş söylüyordu Gülay’a her şeyi. ‘Üsküdar’a gidelim kuşu’ adını takmıştı Yavuz ona; dalga geçmek için… Gülay, ‘kuşun mors alfabesine benzeyen sesini, Yavuz’a defalarca dinletmişti. Hiçbir şey anlayamamıştı bu sesten. Ama Gülay’ın kara gözlerine bakınca, kendisinden çok daha fazla şeyin farkında olduğunu hissedebiliyordu. Belki de bütün bu olan bitenler, yalnızca sezgiyle anlaşılabilecek şeylerdi; bugüne kadar kitaplarda yazmayan, henüz insan dilinde söylenmeyen şeyler.” (Devecioğlu, 2013, s.129)

Gülay, Yavuz’la ne kadar yakınlaşırlarsa yakınlaşsınlar ona yaşadıklarını, anlatmayı aklından geçirdiği zamanlar olsa da, anlatamaz. Çünkü yaşadıklarını öğrendiğinde Yavuz’un kendisini istemeyeceğini düşünür; çünkü vücudunu iğrenç bir çöplüğe benzetir:

(…) Vücudunu, özellikle kadınlık organını, iğrenç bir çöplüğe benzetmekten alamıyordu kendini. Hiçbir erkeğin yanaşmak istemeyeceği bir çöplük… Gözlerinin altı torba torba olan polis, ‘Bakalım, bir daha kimseyle yatabilecek misin, orospu,’ demişti. ‘Bu sahneler çıkacak mı aklından?!’ Adam saçlarından tutmuş, kafasını betona çarparken bayılmıştı.” (s.62)

Kadir Bey’in suskunluğu (dilsizliği) ise derin bir çaresizlikten, kızlarının, torununun, damadının yaşadıkları trajedinin altında ezilmekten kaynaklanan bir savunma mekanizması ve küskünlük olarak okunabilir. Gülay’ın tutuklanmasından sonra ailenin karakolda sorguya çekilmesi, orada gördükleri muameleler karşısında ailesinin önünde düştüğü durum onun babalık ve öğretmenlik gururuna indirilen bir darbedir. Bu süreçte hastalanan torununun tedavisinin gecikmesi ve bu yüzden çocuğun bir gözünü kaybetmesi büyük bir vicdan azabına sebep olmuştur Kadir Bey’de. Yaşananlardan sonra hastalanan Kadir Bey zamanının çoğunu yatakta geçirir. Hapisten çıkan Gülay’la hiç konuşmaz. Bu tavır, kızının siyasi tercihlerinin aileyi perişan etmesinden duyulan bir kırgınlığın ifadesi olarak görülebilir. Kadir Bey, diğer taraftan adeta yaşananların unutulmasına izin vermeyen bir anıt gibi her gün gözünün önünde duran torununu da görmezden gelmeyi seçer. Belki de çocuğun başına gelenlerde kendisinin de payı olduğunu düşündüğü ihmalden kaynaklanan suçluluk duygusundan kaçmaya çalışmaktadır. Torunun adı bile kalmamıştır evin içinde, o artık sadece Çocuk’tur.

Romanın önemli metaforlarından biri de Çocuk ve onun adıdır. Gülay’ın tutuklanmasından sonra ailenin de sorgulanması sürecinde Çocuk’un gözünün iltihaplanması, tedavisinin gecikmesi sebebiyle hastalığın ilerlemesi, hastalanan gözün alınması ailenin yaşadığı ikinci büyük travmadır. Çocuk bu ameliyatla sadece gözünü değil, adını da kaybeder.

Çocuk’un adı annesinin, babasının, teyzesinin gerçekleşmesinin çok yakın olduğuna inandığı, yaşamlarını adadıkları kavramın adıdır: Devrim. Ancak 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde hayatın bütün akışı değişmiş, “hazine odası” olan zamanın ruhu nasıl olduğunu kimsenin kavrayamadığı bir hızla birden dağılmıştır; tıpkı Çocuk’un gözünün iltihaplanması, hastalığın kısa sürede gözü kör edecek şekilde ilerlemesi gibi. Çocuk, tam da adı gibi yaralanmış, geri dönüşü mümkün olmayan bir şekilde yarım kalmıştır. Şimdi Çocuk, evin içinde nasıl tek gözündeki “canı yanmış, yabani bir hayvan gibi kindar bakışıyla” (s.24) dolaşıyorsa darbeden sonra devrime inanmış, bunun için mücadele etmiş kişiler de öyle yaralanmış, örselenmiş, yarım kalmış bir halde hayatın içinde tutunmaya çalışmaktadırlar.

Adını ve gözünü yitiren Çocuk, romanda kimliksizleştirilmiş, onulmaz biçimde yaralanmış, yarım kalmış bütün bir geleceğin metaforudur. 12 Eylül’ün yaşamın her alanına müdahale eden, hatta onlarca sözcüğü yasaklayıp hangi sözcüklerle yazmak gerektiğini buyuran diktasında çocuğun adı olan “Devrim” de yasaklı sözcüklerden biriydi bilindiği üzere; “Devrim”in “Çocuk”a mecburi dönüşümünü bu yasakların toplumsal iz düşümü olarak okumak da mümkündür.

BELLEK, UNUTUŞ VE TOPLUMSAL SESSİZLEŞME

12 Eylül gibi büyük kırılmalar yaratan olaylar sadece bireylerin yaşantısını değil toplumu da derinden etkiler; toplumsal bellek üzerinde de derin izler bırakır. Devrime olan inancıyla hareket eden Gülay, darbeden kısa süre sonra hapse düştüğünde dışarıda yazarının sözüyle “hayatın politikanın öncelik taşıyarak akmaya başladığı ve bunun her taşı yerinden kımıldattığı bir zaman parçası”(Gümüş, Notos, S.52, s.68) bırakmıştır. Gülay yaptığının doğruluğundan, yerindeliğinden emin girdiği hapishaneden bambaşka bir anlayışın hâkim olduğu bir “dışarı”ya çıkar. Devrimciler onun bildiği, düşündüğü “iyi, yürekli, namuslu” masal kahramanları gibi değildir artık toplumun nezdinde; onlar toplumun huzurunu bozmak için yeraltı faaliyetleri yapanlardır. Gülay’ın maruz kaldığı işkenceler de onun gibi diğerlerinin yaşadıkları da toplumun huzurunu sağlamak içindir:

‘Toplumun huzuru ve güvenliği için,’ diyordu, televizyon… ‘Huzuru bozmak için yeraltı çalışmaları başladı,’ diye uyarıyordu devletin başındakiler. Nusret Bey, ‘Memleketin huzuru başka türlü sağlanamadı ne yazık ki,’ demişti. Annesi hayıflanıyordu: ‘Aman memleketin huzuru yeniden bozulmasın!’

(…) Görünüşte her şey huzur içindeydi oysa… Huzur!.. Belki de her şey huzur için feda edilmişti… Pencereler kapanmış, perdeler çekilmişti. Sokaktakiler eve dönmüş, şarkılar susmuştu. Hep huzur için!.. Gülay bunun için işkence görmüş, tecavüze uğramış, eziyet çekmişti; Yavuz bunun için ölecekti! Huzur için!” (s.69)

Gülay tahliye edildikten sonra ailenin uzaktan bir tanıdığı olan Nusret Bey, İstanbul’daki bürosunda Gülay’ı işe alır. Gülay, yaşadığı travmadan önce yaşama sevinciyle dolu, umutları olan güzel bir kızken şimdi bir “zavallı”dır Nusret Bey’in, eve gelen tanıdıklarının, yaşadıklarını öğrenenlerin gözünde. Bu sözcükler Gülay’ın bedeninde yaşamaya, zihninde onu şekillendirmeye başlar.

Annesinin eve gelen tanıdıklara Gülay’ın yaşadıklarıyla ilgili “‘Gül kızım, güzeller güzelim benim,’ diye ağıt yaktı günlerce Vildan Hanım; yakınlarına, ‘Kız gitti kadın çıktı emniyetten! Kirletmişler kızımı!’” (s.44) gibi ayrıntılar vermesi; tanıdıkların, komşuların genişleyen toplumun kızın “zavallı”lığını pekiştirmesinden başka bir şeye yaramaz. Gülay kendisinin algısında da artık ancak bir güve kelebeği olarak karışabilir toplumun arasına:

(…) geceleri yatağında uyumaya çalışırken kocaman bir güve kelebeğine benzetiyordu kendisini; karanlıkta, eskimiş, küflenmiş şeyler içinde koza yapan; vakti geldiğinde gri, kahverengi kanatlarını açıp onu sevinç çığlıkları ve sevecenlikle değil tiksintiyle, kızgınlıkla karşılayacak insanların dünyasına uçan, saklandığı yerlerden kovulup duran, o hüzünlü yaratığa…” (s.52)

Gülay zaman zaman “Beş yıl önce bu ülkede yaşayan insanlar, yer yarılıp da içine girmemişlerdi ya?” (s.134) sorusunu sorar kendisine, bir cevap bulamaz. “Peki, ama değişen neydi? Bu kadar çabuk değişen şey neydi? Bütün bunların sorumlusu kimdi!..” diye düşünür (s.165). Gülay, olup bitenleri de toplumda hissettiği büyük sessizleşmenin ve unutmanın da yapayalnız bırakılmalarının da nedenini anlayamaz.

Yavuz için de durum farklı değildir. Yavuz henüz yakalanmamış olmasına rağmen saklandığı evde bir nevi “ölüm hücresi”nde (s.103) gibi hisseder kendini. Bu bakımsız, kirli, Gülay’ın tabiriyle “yalnızlık ve korku kokan ev”, ölümden kaçmaya çalıştığı, işkencede ölememek, arkadaşlarını ele vermek korkusuyla boğuştuğu bir hapishaneden farksızdır. Yavuz, fiziksel olarak da psikolojik olarak da ağır bir baskı altındadır:

Günlerini, gecelerini geçirdiği korkunç bir ölüm hücresinden başka bir şey değildi bu ev. Burada yalnızlık ve korku içinde az mı beklemişti! Eşyalar, evin temizliği, pisliği, camı, perdesi onu ilgilendirmiyordu. Kaçıp gitmeli, işkenceden, arkadaşlarını ele vermenin utancından kurtulmalıydı!” (s.103)

Gülay’la da yalnız kalmaktan kurtulmak için ilişki kurmuştur. Kıza aşktan söz ettiğinde samimi olsa bile aşk diye tanımladığı şeyin gerçekte ne olduğunu bilemez. Aslında tam bir “yara kardeşliği” gibidir Gülay’a karşı hissettikleri (s.94). Çünkü uzun süredir Yavuz nesnel dünyayla bağının koptuğunu, kendini adadığı her şeyin hiçleştiğini, insanlarla, evrenle yabancılaştığını düşünmektedir. Bir noktadan sonra ölümün de bu hiçliğin bir parçası olduğunu hisseder (s.109). Asıl onu şaşırtan, ürküten ve belki de her şeye yabancılaşmasına sebep olan şey toplumdaki hızlı değişimdir:

Şimdi çevresine bakınca, birkaç yıl öncesinde en ücra köşesine kadar kıpırdanan bu toprağın, yabancı, suskun, lanetli bir taş parçasına dönüşüvermesine akıl sır erdiremiyordu. Birkaç yıl önce, bu denli haklı ve kabul edilebilir olan şey, şimdi nasıl da tüm gerçekliğini, tüm haklılığını, hatta masumiyetini yitirmişti!” (s.105)

İnsanın beyni ve vücudu üzerindeki bütün direncini kıran akıl almaz işkence yöntemlerini kimin / kimlerin bulduğunu, sistemleştirdiğini (s.146) düşünür, bir cevap bulamaz. Devrimci olmanın temel koşulunun işkence altında konuşmadan direnmek olduğuna, devrime inancını kaybetmeyenin konuşmayacağına dair söylenenler hep aklındadır (s.147).

Yavuz bir otelin lobisinde üç yıldır görmediği babasıyla buluşmak için beklerken arkasındaki koltuklarda oturan grubun konuşmalarına kulak misafiri olur. Yavuz’un aralarındaki yabancının bir gazeteci olduğunu düşündüğü grup, 24 Ocak Kararları üzerine konuşurlarken Yavuz’un zihninden kendisinin ve arkadaşlarının adını hatırlayan kimsenin olmayacağı geçer:

(…) bunca yakın görünmelerine rağmen, onlarla arasında aşılmaz bir uçurum bulunduğunun ayrımındaydı. Kendisinin bu ülkede yaşama şansı kalmamışken onlar düşüncelerini ifade etmek lüksüne sahiptiler. Anlatacak, konuşacak, yazacak, yaşayıp gideceklerdi. Günü geldiğinde direnmiş olmanın, muhalif olmanın onurunu talep edeceklerdi. Yabancı gazetelerde isimleri, resimleri yayımlanacaktı. Panellere çıkacak, kitaplar yazacaklardı. Kendisini ve arkadaşını ise anımsayan bile olmayacaktı. İbrahim’i, Hüseyin’i, çoktan ölüp giden Salih’i, hilkat garibesine dönmüş o koca Necmi’yi!..” (s.176-177)

Yavuz’un (Caner) ve arkadaşlarının toplumun gözünde haklı bir mücadelenin kahramanları oldukları zamanların nasıl bu kadar kısa sürede değiştiğini, efsanelerin tersine döndüğünü anlayamaz Yavuz. Bir uykudan uyanmak gibi görür bazen bu değişimi:

Uyandığında, sadece, tuhaf, acıklı ve gülünçtü Yavuz. Onun zamanında haklı, doğru ve güzel olan şeyler, anlaşılmaz, yanlış ve çirkindi. Kahraman devrimciler, eli silahlı yiğitler sıradan katillere dönmüştü.” (s.68)

Yavuz yine de hatırlar çok eskide kalmayan o dönemleri, yola çıktıklarında yalnız olmadıklarını, 12 Eylül’den hemen sonra yaşanan hızlı değişimin, dönüşümün öncesinde kalan günleri, yanlarında olan kalabalıkları:

Otuz-kırk sene sonra sosyologlar bu döneme bakıp yorumlar yapacak, isimler koyacaklardı. ‘Ölenler,’ diyeceklerdi ‘hepsi genç insanlardı. Çok genç insanlardı. Öyle gençlerdi ki, o kadar gençlerdi ki!’ Belki bakıp akıl erdiremeyeceklerdi. ‘Bu çocuklar kendilerini sudan fırlatan balıklar gibi neden ölümü seçtiler? Bunlar durup dururken ortaya çıkmadılar ya canım!’ Derneklere, sendikalara, üniversitelere, fabrikalara bakacaklardı; köylere, kentlere, taşa, toprağa, göğe, denize… Ve şu sonuca varacaklardı: ‘Bu gençler, o zamanlar yalnız değilmiş. Peki, çevrelerini saran onca kalabalık, nereye gitmiş? Neden sadece bu gençler ölmüş!’” (s.129)

Romanda bu soruların cevabı da, müdahillerin hikâyesi de okura bırakılmıştır.

SONUÇ

Ayşegül Devecioğlu, toplumun tarihinde çok önemli bir kırılma noktası olan 12 Eylül askeri darbesinden beş yıl sonrasına odaklandığı “Kuş Diline Öykünen” romanında darbe öncesi sol hareket içinde yer almış iki yaralı karakter üzerinden travma, mağduriyet, yalnızlaştırılma ve hiçleştirilmeyi anlatmaktadır. Devecioğlu, romanı kendisi de darbe öncesi dönemde ODTÜ’de öğrenci olan, sol hareketin içinde yer alan dönemin tanığı bir yazar olarak “içeri”den haberdar bir bilinçle, ama romanın ithafında yer alan adlara, yaşananlara ne kadar yakın olursa olsun “dışarı”dan bir bakış açısıyla yazmayı başarmıştır.

Eser, çoksesli anlatımıyla, çizgisel bir akış izlenmeden geriye dönüşler, an’a odaklanmalar, iç konuşmalar, bilinç akışlar ile katmanlı bir anlatıma sahiptir. Yazarın çok yalın bir dille, zaman zaman benzetmelerle kurulu bir üslupla çok acılı bir dönemin iki mağdurunun hikâyesini edebi olandan ödün vermeden aktardığını; özellikle karakterlerinin psikolojik portrelerini çizmekte çok başarılı olduğunu belirtmek gerekir.

Roman, 12 Eylül sürecinin iki mağdurunun “yara kardeşliği”ne dayanan aşk hikâyesini iki güçlü metaforla, kuş dili ve çocuk, çocuğun adı üzerinden anlatmaktadır. “Kuş Diline Öykünen”,12 Eylül öncesi ile sonrasında toplumun algılarının nasıl değiştiğini, “zamanın ruhu”nun sürecin mağdurlarını yalnızlaştırdığını, hiçleştirerek toplum dışına ittiğini, böylece dışarının da bir tür hapishaneye dönüştüğünü, mağdur karakterler üzerinden, güçlü bir roman söylemiyle anlatmaktadır.

KAYNAKÇA:

– Önder, Alev (2019). “Ayşegül Devecioğlu”. Türk Edebiyatında İsimler Sözlüğü, Erişim Tarihi: Ağustos 2026 htpps://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay Erişim Tarihi: 22.8.2026.

– Yaşar, Özay (Şubat 2004). Baraka, İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği Yayını, (Elektronik Kaynak: https://.metiskitap.com/catalog/interview/2911) Erişim Tarihi: 22.8.2026.

– Devecioğlu, Ayşegül (2013). Kuş Diline Öykünen. İstanbul: Metis.

– İbrişim, Deniz Gündoğan (2024). Travma ve Anlatı. İzmir: Livera Yayınları.

– Gümüş, Semih, (2015) “Edebiyatla Anlatmak Eşsiz Bir Yol”. Notos. S.52, s.68-74.

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
hititbet
Betgaranti
betgaranti
kolaybet
hititbet
hititbet güncel giriş
hititbet
vdcasino
vdcasino
hititbet
Hititbet Giriş
hititbet
hititbet
hititbet
tuzla cilt bakım
Tuzla İpek Kirpik
Tuzla Güzellik Merkezi
hititbet
hititbet giriş
hititbet güncel giriş
hititbet giriş adresi 2026
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
Tuzla İpek Kirpik
betnano
betnano
betnano
kralbet
setrabet
setrabet
kralbet
hititbet
hititbet
Tuzla Lenf Drenaj
Tuzla Cilt Bakım Merkezleri
Tuzla Kirpik
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
betnano
betnano
kralbet
kralbet
Sosyal Medya Yönetim
Hititbet
kralbet
betnano
kralbet
Hititbet App
hititbet giriş
hititbet
meritking
matbet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
kralbet
kralbet
betnano
betnano
kralbet
gobahis
betpark
betpark
grandpashabet
grandpashabet
betgaranti
betpark
betgaranti
betgaranti
sahabet
sahabet
betorder
betgaranti
Hititbet
kralbet
kralbet
betnano
betpark
betgaranti
betpark
betgaranti
betpark
betpark
betgaranti
betpas
betpas
goldenbahis
goldenbahis
betpas
betpas
klasbahis
goldenbahis
goldenbahis
interbahis
interbahis
atlasbet
atlasbet
betnano
betnano
kralbet
xslot
xslot